Euro

50,3217

Dolar

43,1304

Altın

6.335,83

  • Ekleme: 06.04.2025 14:28 Güncelleme: 06.04.2025 14:28

Evdeki Huzur ile “Güçlenen” Devlet Arasında Sıkışan Kadın

Antalya’nın Muratpaşa ilçesinde, henüz 2 yaşındaki bir çocuğun kreşte maruz kaldığı şiddet, toplum olarak içine düştüğümüz açmazı bir kez daha gözler önüne serdi. Anne Buse Altıparmak’ın “Kızımın yüzü parçalanmış, kan ve morluk içindeydi…” sözleri, modern yaşamın dayattığı “çocuğu kuruma emanet etme” zorunluluğunun nelere mal olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu acı tablo, kadının evdeki rolünün küçümsenmesinin ve aile kurumunun giderek zayıflatılmasının sonuçlarından yalnızca biri.  

 

Kariyer yapma baskısı, kadını adeta evinin sıcaklığından koparıp çocuğunu “merhametsiz ellere” teslim etmeye zorluyor. Oysa bir ev hanımının emeği, hiçbir ekonomik ölçütle kıyaslanamaz. Çocuğun ilk kelimelerine şahit olmak, ailenin sofrasını kurmak, evin huzurunu ilmek ilmek dokumak… Bunlar, modern dünyanın “ücretsiz işçilik” diye küçümsediği, ancak bir neslin ruhunu inşa eden kutsal bir hizmettir. Ne yazık ki, bazı kesimler, kadını “işgücüne katılım” rakamları üzerinden değerlendirerek, bu gerçeği görmezden geliyor. “Kadın güçlenirse devlet güçlenir” söylemi, kadının gücünü yalnızca maaşlı bir işte ararken, asıl gücünün evin bereketinde olduğunu unutuyor.  

 

Devletin, ev hanımlarını “işsiz” statüsünde görerek sosyal güvenceden mahrum bırakması ise ayrı bir çelişki. Oysa evde çocuk yetiştiren, ailenin manevi dokusunu koruyan bir kadın, en az fabrikada çalışan kadar üretkendir. Hatta daha fazlası: O, yetiştirdiği her çocukla toplumun geleceğine yatırım yapar. Bugün kreşlerde yaşanan şiddetin temelinde, annelerin evdeki bu kutsal rolünün değersizleştirilmesi yatmıyor mu? Çocuğunu bırakacak güvenli bir liman bulamayan anneler, modern sistemin dayattığı bu açmazda çaresiz kalıyor.  

 

KADEM gibi kurumların “kadın hakları” adına yürüttüğü politikalar da bu çaresizliği derinleştiriyor. Erken evlilikleri tamamen “istismar” olarak niteleyen ve 18 yaş altını adeta “evlenme yasağı” ile kuşatan bu anlayış, ailelerin özgür iradelerini ve toplumsal gerçekleri görmezden geliyor. Oysa asıl mesele, gençleri sokakların ahlaki çöküntüsünden korumak olmalı. Okullarda patlayan cinsel istismar vakaları, dizilerdeki çarpık ilişkiler, sosyal medyanın sınırsız pornografik içeriği… Tüm bunlarla mücadele etmek yerine, “evlenme yaşı” üzerinden politika yürütmek, aileyi korumak değil, zayıflatmaktır.  

 

Modern dünya, kadını “özgürleşme” adına evinden koparırken, aslında onu patronların ücretli kölesi haline getiriyor. Çocuğunu kreşe bırakan, işten döndüğünde yorgunluktan kucaklayacak enerji bulamayan bir anne, ne kadar “güçlü” addedilebilir? Gerçek güç, çocuğunun gözlerindeki sevgiyi besleyebilmekte, kocasının yükünü hafifletebilmekte, evin manevi dokusunu ayakta tutabilmektedir.  

 

Toplumun temelini sarsan bir diğer yanılgı da, “kadın hakları” denilince yalnızca belirli bir yaşam tarzının savunulması. Evinde çocuk büyütmek isteyen, ailesine adanmış bir hayatı seçen kadınlar, bu söylemde neredeyse “geri kafalı” ilan ediliyor. 

 

Sonuç olarak, Antalya’daki o kreşin soğuk duvarları arasında yaşananlar, hepimize bir uyarı: Huzur, ofislerin yapay başarılarında değil, evin bereketindedir. Devletin görevi, kadını işgücüne katılmaya zorlamak değil, onun evdeki emeğini görünür kılmak, sosyal güvenceyle taçlandırmaktır. Unutmayalım: Bir annenin yetiştirdiği vicdanlı bir çocuk, devletin en güçlü teminatıdır.

Yazarın Diğer Yazıları
Günün Yazıları

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.